• Cum. Ağu 6th, 2021

Kars Ani Haber/Susuz Haber Ajansı

AŞIKLAR

Bykarsanihaber

Tem 9, 2021


Aynı fakültenin farklı bölümlerinde okula başladılar. Oğlan ikinci öğretim dedikleri gece okulunda okuyordu. Gündüzleri fakültenin karşısındaki tostçuda çalışıyor, akşamları okula gidiyordu. Beyaz tenli, siyah düz saçlı,uzun boylu, zayıf bir gençti. Pek fazla konuşmazdı. Konuşurken karşıdakini incitmemek için kelimelerini seçerdi. Sade, temiz ve kibardı. Fizik okuyordu. İyi bir dinleyici, iyi bir dosttu.
Ne varlığıyla ne de istekleriyle kimseye yük olmazdı. Bütün istekleri, bütün nefsi alınmış gibi dingindi. Ama hayattan kopmuş, umudunu kesmiş biri değildi. İçsel ve kararlı bir huzur vardı tüm varlığında.

Sınıftan arkadaşları gelmişti bir gün dükkana. Yanlarında da farklı bölümlerden gençler vardı. Tost yediler ve Akif’e takılıp şaka yaptılar. Onlar da iyi gençlerdi. Akif burada tanıştı kızla.
Tanıştı ve işine döndü yine. Gençler arasında öyle Yeşilçam filmlerindekine benzer zengin-fakir ayrımı yoktu. Çünkü henüz yaşlanıp kirlenmemişlerdi. İnsan yaşlandıkça kirlenirdi çünkü. İnsanın doğası gereği böyleydi bu. Onun evrimi böyle işliyordu. Yaşlandıkça duyguları ölüyor; gülmesi, ağlaması azalıyor ve  en sonunda saflığını yitirip adına tecrübe denilen, oysa işin özünde iyi niyetin ve temizliğin ölmesinden başka bir şey olmayan bir boyuta ulaşıyordu insan.
Bu yüzden gençler temizdi.

Aralarında kemikleşmiş ayrımlar, nasır tutmuş mesafeler yoktu. Bir yanı çocuktu hâlâ bu gençlerin.

İşte böyle bir arkadaş çevresinde Akif hayatını sürüp gidiyordu.
Kız,  Akif’e pek dikkat etmedi ilk günlerde. Zaten öyle pek öne çıkan bir tarzı da yoktu Akif’in. Ancak onu yakından tanıyanlar bilirdi ondaki mayanın kalitesini. Nezaketin, huzurun ve güvenin ondaki doğallığını onu yakından tanıyanlar bilirdi.
Günler geçti, haftalar geçti. Tostçu doldu, boşaldı. Akif müşterilerden fırsat buldukça arkadaşlarının masasına gelip bir iki kelam etti.
Derken kız ona ilk kez dikkat etti. Göze çarpan pek bir şey göremedi önceleri. Ama zamanla ondaki sadeliği, sakinliği, beklentisizliği ve hayata sağlam bir ruhla sarılmış olmasını, ince zekasını, akıl dolu esprilerini, şeffaflığını, dengeli oluşunu fark etti.
Bunların hepsi kızın davranışlarına yansıdı. İlgisi, bakışları, onu dikkatle dinlemesi Akif’in de bir zaman sonra dikkatinden kaçmadı.
Gençlik tabii. O da istemsizce kıza yöneldi. Zamanla tabiatın doğal yasası gereği bu gençler birbirine yakınlaştılar. Ve çok geçmeden duygularını birbirlerine açıp sevgili oldular.

Kız, Akif’i önceleri sadece bir sevgili gibi görüyordu. Fakat zamanla onu bir baba gibi, kardeş gibi, iyi bir dost gibi de görmeye başladı. Onun yanında huzurluydu, güvendeydi. Zaten bu cins-i latifin en çok aradığı ama çoğu zaman bulamadığı, bulunca da hunharca ezip yok ettiği şeydir güvende hissettiren düzgün adamlar.

Kış gelmişti şehre. Caddeler kar altında, camlar buz tutmuş, arabaların lastikleri gıcırtıyla dönüyor kar üstünde.
Yol boyu dizilmiş çıplak ağaçlar rengarenk ışıklarla süslü, kaldırımlar kayak pisti, gök şeffaf, yıldızlar yakın, insanlar ellerini hohlayarak yürüyor, Akif de sevgilisiyle kol kola yürüyor bu caddelerden. Kaldırımlarda kestane satıcıları kalın kürkleri içinde soğuktan yarı büklüm olmuş bir halde müşteri bekliyor sıcacık kestanelerine. Eski Rus binalarının kalın duvarları ardından gençlerin doldurduğu mekanlardan gitar ve şarkıcıların duygulu sesleri geliyor. Sokak lambalarının ışıkları kristal karın üstüne düşüyor, gecenin karanlığı yerin beyazıyla buluşuyordu.

Geniş kaldırımlarda başı papaklı insanlar kayıp düşmemek için dikkatlice yürüyor, gençler kahkahalar atarak soğuğu umursamıyordu.

Akif ile sevgilisi de aynıydı. Bazen birbirlerine sokularak, bazen şakalaşıp kar topu atarak geçip gidiyorlardı geceden.

Akif işten ayrılmıştı. Öğrenim kredisi onaylanmıştı. Ailesi de elden geldikçe destek oluyordu ona. Kızın da durumu benzerdi. O da kıt kanaat idare ediyordu. Okul öncesi okuyordu kız. Adı Suna’ydı bu arada. Temiz yüzlü, temiz gülüşlü, sakin ama bir yanı çocuk, güzel bir kızdı Suna.

Öğrenci işi bir lokantaya girdiler. Yine öğrenci işi yemeklerini yiyip, öğrenci işi hesaplarını ödediler. Aralarında kız erkek ayrımı kalmamıştı. Farkında olmadan beğenileri, tercihleri, etkinlikleri, bütçeleri, yani hayatları birleşmişti büyük oranda.

Benzer yaratılışta oluşlarının verdiği uyumla aynı düşünüyor, aynı hissediyor, aynı öngörüde bulunuyorlardı. Böylece iletişim kurmak bir işkenceye dönmüyordu. Aslında en büyük işkencelerden biri, insanın biriyle konuşup da anlaşamamasıydı.  Anlamak ve anlaşılmak olasılık olarak milli piyangonun çıkma ihtimaline eşit sayılırdı. Ayrıca böyle birini bulmak da aramakla değil, yine şansla olacak bir işti. Anlaşılmanın arkaplanında binlerce değişken vardı. Bunların iki insanda anlamlı bir benzerlik göstermesi de düşük ihtimaldi. Ama bu iki genç talihin bir jestiyle bulmuşlardı birbirlerini. İlişkileri de öyle klasik, erkeğin arkadaşlık teklif etmesi, kızın da önce nazlanıp sonra kabul etmesi gibi başlamamıştı.
Zamanın ve paylaşımların doğal ilerleyişi içinde, iki ırmağın farklı kaynaklardan gelip ortak bir vadide birbirine karışması gibi olmuştu onların da karışmaları.

Birbirlerine en büyük katkıları yorucu olmamalarıydı. Eğlenceli de bir yaradılışları vardı. Zamanı elden geldikçe hayattan çalar gibi yaşamaya çalışıyor, hem gençliğin hem de ölümlülüğün hakkını vermeye çalışıyorlardı. Birlikte ders çalışıyor, imkanları oranında gezip eğleniyorlardı.

Zaman böyle geçip gitti ve gençler birbiri için hayatın vaz geçilmez birer parçası oldular.

Suna hastalandı bir gün. Hastlağı ciddi değildi ama yine de bakıma ve iyi bir tedaviye ihtiyacı vardı. Akif bu süreçte yapması gerekeni yaptı. Elinden gelenin en iyisiyle Suna’ya baktı. Suna onun bu baba gibi ilgisinden sonra kısa bir zamanda iyileşti.
Akif’in de sıkıntıları olurdu. Bazen memleketten, ailesinden kronik sorunların haberini alır, çaresizlik içinde kaldığı olurdu.
Böyle zamanlarda da Suna ona ‘’gardaş’’ olur, onun o an en büyük ihtiyacı olan şeyi yapardı. ‘’Onu dinlerdi.’’ Akif uzun uzun anlatırdı içini yakan şeyleri. Çoğu zaman konu genişler, aileden topluma, oradan da dünyaya, tüm insanlığa dayanırdı. İşte böyle durumlarda Suna onu öyle laf olsun diye değil, gerçekten dinlerdi. Dinlerken yüzünde yapmacık nezaketi andıran, insanların iyi bir iş yaptığında takındığı  kendiyle gurur duyan bir tavırla değil, sonsuz bir kabulle; yargılamak için değil, anlamak için, ama anladıktan sonra da çözüm yolları önerme  ukalalığına girmeden; Akif’teki  yükü paylaşmak için, onun söylediklerini toprağın bir yıldırımın enerjisini emip gökyüzünü sakinleştirdiği gibi, huzurlu, engin bir toprak ana gibi dinlerdi.
Akif, Suna’da ana, Suna  da Akif’te bir baba bulmuştu.
Kendi aralarında modaya uygun ifadelerle değil, insanılığın temel değerlerine ait bir dille konuşurlardı.

Gereksiz iltifatlar; uyarıcı, baştan çıkarıcı ifadeler onların dünyasında yoktu. Tabii ki monoton ve insanın ruhunu karartan bir havaları da yoktu. Yalnızca ikisi de sadeydi. Arınıktı.
En çok birbirinin sağlığını sorarlardı. Herhangi bir ihtiyaçlarının olup olmadığını, morallerinin nasıl olduğunu sorarlardı. Öncelikleri buydu.
Elbette birbirlerine aşıklardı. Damarlarında aşkın ve gençliğin yakıcılığı akıyordu. Görüşemediklerinde tutkuları, özlemleri artıyor, ruhen ve bedenen acı çekiyorlardı.
Yan yanayken zihinleri ne geçmişte ne de gelecekte olurdu. Yalnızca şimdinin içinde olurlardı. Yaşadıklarını, var olduklarını yan yanayken daha iyi anlıyorlardı.

Yıllar böylece gelip geçerken hem zorlukları hem de güzellikleri paylaştılar.

Her güzel şeyin bir sonu vardır, öyle mi?

‘’Her aşkın sonunda göz yaşı vardır
  Akar  damla damla sel olur gider.’’

Ağaçların yemyeşil yapraklarla donanıp, kır çiçeklerinin geniş platoyu boydan boya kuşattığı; yazlıkçıların, gurbetçilerin memlekete dönüp, tayincilerin, öğrencilerin şehri bir bir terkettiği ılık bir temmuz akşamı Suna’yı trenle yolcu etti Akif. Son sınıflardı ve okul bitmişti.
Seneyeki adresleri belli değildi, hayatları belli değildi, gelecekleri belli değildi. Tek belli olan şey birbirlerine olan sevgileriydi.

Bu uzun ayrılıkta, uzak memleketlerde olan aşıklar çağın imkanlarını değerlendirip sürekli görüştüler. Ama yan yana gelemediler. İmkanları buna müsait değildi.

Akif üç sene üst üste atanamadı. Ardından askere gitti. Suna da atanamadı.
Akif’i bekledi. Onunla evlenmek istiyordu. Akif de istiyordu. Buna zaten çoktan karar vermişlerdi.

Günler döndü, zaman geçti. Gözden ırak olan, gönülden de ıradı yavaş yavaş. Suna’nın talipleri çıktı. Suna her seferinde reddetti bunları. Geçici işlere girip çıktı. Zaten ailesinin ekonomik durumu iyi değildi. Geride iki kardeşi daha vardı okuyan. Akrabaları, komşuları onun iş durumunu acımasızca sorup, atanamadığını yüzüne vuruyorlardı bu sorularla. Ailedeki yokluk, sürekli olarak girdiği sınavların acı sonuçları, akraba ve tanıdıkların aşağılayan bakışları, hepsi ondaki direnci zayıflatıp bitirdi. Akif de aynı durumdaydı. İçinde bulunduğu şartlarda evliliği düşünemezdi. İşsizdi.

İki genç kaderin bu acı sonucuna boyun eğip yollarını ayırdılar. Bunu Akif istedi. Çünkü Suna’nın hayatına daha fazla engel olmak istemiyordu. Çekildi onun yolundan. Ama içi yandı, hayat anlamını yitirdi. Amaçsız kaldı.

Sağlıklı düşünme yetisini kaybeden ve hayatından bezen Suna evlendi biriyle.

İşi gücü olan, normal biriydi eşi. Ardından son girdiği sınavı kazanıp göreve de başladı Suna.
İki de çocuğu oldu.

Akif de atandı güç bela. Ama artık hayat adına içinde pek heyecan kalmamıştı. İdealistliğini, yaşam motivasyonunu alıp götürmüştü yaşadığı zorluklar. Gençliğini götürmüştü en önemlisi de.

Ama ne olursa olsun, canlı tabiatı her zaman ileriye dönüktür. Akif de buna boyun eğdi. Ona da aldılar birini. Evlendi. Çoluğa çocuğa karıştı.

Otuz yıl geçirdi eşiyle. Başlarda uzun uzun konuşurdu onunla. Ama konuştukça yorulduğunu fark etti. Yaşlandıkça anasını özledi. Ama eşinde anasından hiç iz göremedi.
Ne açlığını, ne sağlığını içtenlikle sormadı eşi.
Evlilik yıllarının başındaki saman alevine benzer bir heyecan vardı sadece. O da hemencecik uçup gitti.
Akif anasını, babasını kaybetti. Konuşacak birini aradı. Eşiyle konuştu. İçini dökmeye çalıştı. Ama baktık ki karşıda onu dinleyen biri yok. Kızmadı bu duruma. Kabullendi sadece.
Ama o günden sonra da bir daha böyle bir işe kalkışmadı. Bir talih meselesiydi anlaşılmak, bunu öğrenmişti artık.
Bıraktı kendini hayatın hengamesine. Çok çalıştı, az beklentiye girdi. Çok sustu, yalnız düşündü. Yalnızlığa alıştırdı kendisini.

Bazen geçmişi, Suna’yı düşünürdü. İçinin yandığını hisseder, onu karşısına çıkaran ve  yine ondan ayıran talihin gerçekliğinin karşısında dehşete düşerdi.
Özlüyordu; gözleri, elleri, ruhu her yerde onu arıyordu ama… Evet, tüm ‘’amalar ve fakatlar’’ gibi bu ‘’ama’’ da acımasız ve geri dönülmezdi.

Suna da benzer durumdaydı. Onun da konuştukları uzay boşluğuna gidip kayboluyor, söylediklerini anlayacak birini bulamıyordu karşısında. Konuşmak ile anlaşmanın ayrı şeyler olduğunu şimdi daha iyi anlıyordu Suna da. Eşi ona kocaydı sadece. Yeri gelince ne bir baba ne bir kardeş olabiliyordu eşi.  Bir şirketin ortakları gibi belli başlı konularda sınırlı bir iletişim ile yaşayıp gidiyorlardı. Kurumsal olarak evlilik vardı, belgeleri tamdı. Vergi borcu yoktu. Ama ruhu da yoktu.

Yıllar geçti. Emekli oldular. Çocukları büyüdü, yuvadan uçup gitti.

Akif’in saçları ağarmış, gözleri bozulmuştu. Gözlük takar olmuştu.
Suna da yaşlanmıştı, sağlığı da pek iyi sayılmazdı.

Talih, cilveli talih!

Doğu Ekpresi rüzgarına kapılıp geziye çıktı emekliler. Doğunun Petersburg’una gitmek için.

Sanki hayatın yorgunluğunu, yaralarını  güzel anılarla sarmak, tedavi etmek için gittiler üniversiteyi okudukları şehre. Gizliden gizliye bir ömrün finaliydi bu ziyaret.

Aynı şehirde birbirinden habersiz gezdiler. Fakültelerini, kantini, caddeleri dolaştılar.

Her adımda anılar canlandı. Zaman geri sardı.

Bir kahvehane önünde tabureye oturdu Akif. Bir cıgara yaktı.  Geçen ömrü, gençliği, dünyayı ve kendisinin bu dünyadaki yerini, görevini düşündü. Epeyce düşündü. Kaydadeğer bir sonuca varamadı.
Kalktı. Yavaş adımlarla ve bilinçsizce, sanki büyülü bir elin denetimi altında yürüyüp bir zamanlar çalıştığı tostçuya gitti. Dükkanın önüne gelince kendiliğinden durdu. Tarihi bir yapı olduğu için dükkanın dış cephesi değişmemişti. Ama tost işi yapılmıyordu artık.
Dondurma satıyordu başka biri dükkanda.
Ağır adımlarla girdi içeri. Köşede bir sandalye çekip oturdu. Bir genç, tıpkı onun gençliğini andıran bir uzun boylu genç gelip ‘’Ne alırsınız?’’ dedi. Akif bu gencin sesiyle uyandı. Kendine geldi. Mahcup bir tavırla sade bir dondurma istedi. Dondurma yiyesi yoktu. Ayıp olmasın diye söyledi bunu. Ardından çevresine baktı. Pek kalabalık değildi içerisi. Sonra bir anda gözleri gözleriyle karşılaştı Suna’nın.
Öylece kaldı gözleri. Hiç tereddüt etmedi o mudur,  başkası mıdır diye. Tam olarak bildi Suna olduğunu.
Zaman durdu. Her şey yok oldu sanki. İki aşık öylece kaldılar. Kalkıp konuşmak için görünürde hiçbir engel yoktu.
Ama…
Ama engel hayatın onları kendi çarkına alıp, eğip, büküp istediği gibi yönlendiren devasa yazgısıydı.

Yaşadıkları güzellikler ve ardından gelen acıların hepsi birden korkunç bir iradeyle varlığını ortaya koymuştu.
Kalkıp iki laf etmek bu devasa güç karşısında komik kalırdı.

İkisi de aynı şeyi bakışlarıyla birbirine anlattılar.
Yıllar sonra yeniden anladılar ve yeniden anlaşıldılar.

Bu son bakışlar anlaşılmamış bir ömrüm amortisi oldu.

Soner Yağışan

Sosyal Medyada Paylaş...