• Çar. Ara 8th, 2021

Kars Ani Haber/Susuz Haber Ajansı

Bu Arabanın Adamı mıyım?

Bykarsanihaber

Eki 15, 2021


Bedeni dinlenmiş olsa da ruhu bir savaştan çıkmıştı sanki. Zihni sabaha kadar bir makine gibi çalışmış, hayatına ve dünyaya ilişkin ne varsa  tertipleyip, sınıflayıp önüne koymuştu. Gündüzleri gözlediği, yaşadığı, günlük hayat içinde pek dikkat çekmeyen ama oturup üzerine azıcık düşününce aslında çok önemli olan ve bir bütün olan hayatın birer tespih tanesi gibi parçalarını ifade eden yaşantıları, sahneleri, diyalogları yeniden ve en doğru anlamlarıyla süzüp önüne koyan bir kafayla uyanmıştı.Zaten bir insanın herhangi bir konuda doğruya en yakın düşüncesi o konuya ilişkin sabah uyandığındaki çıkarımlarıdır. Mesela sabah uyandığınızda patronunuzun adam olmadığını düşünerek uyanmışsanız; bu, patronunuzun gerçekten de sizin gözünüzde adam olmadığı anlamına gelir. Fakat bu düşünce gün içindeki gürültü patırtı ve koşuşturmalarla, algılarımızı etkileyen binlerce ayrıntıyla küçülüp kaybolabilir ve patronu sanki biraz seviyormuşuz gibi hissederiz. Ama bu aldatıcıdır. Gerçek düşüncemiz sabahkidir.
İşte Selçuk da her sabah bu şekilde onlarca çıkarım yapmış bir zihnin yorgunluğu ile uyanırdı. Bugün de öyle uyandı.Yüzünü yıkayıp birkaç lokma atıştırdıktan sonra kentin insan ruhunu üşüten sokaklarına indi. Önce tıka basa dolu bir dolmuşa bindi. Dolmuştaki insanî sıcaklık dolmuşun doluluğu ile ters orantılıydı. İnsanlar birbirine yapışık birer ayrı yaratık gibiydiler. Hepsinin yüzünde sentetik, kaygıların ve derin bir güvensizliğin beslediği; tanış olmaktan, kucak açmaktan uzak; kalabalıklar içinde yalnızlığın, imkanlar içinde çaresizliğin öne çıktığı ve insan denen türün çapını ortaya koyan zirveye geldiğinde aslında dibe vurmuşluğu simgeleyen o kentsel yabani ifadeyi gördü yine. En kolay şey ağzına kadar teknolojiye boğulmuş bu insancıkları gözlemekti artık. Ellerinde telefonlar ile akıp giden tabiattan, bulutlardan, sokaklardaki koşuşturmadan habersiz; hayatı yalnızca ekrandan yaşayan insanları o, canlı canlı izliyordu. Bir durakta binen yeni bir yolcunun ücreti öderken yüzündeki mekanik ifadeyle dolmuş şoförünün para üstünü verirkenki bir mağazanın ruhsuz yazarkasasını andıran ifadeyi yakalayınca bu çağdaki varlığının yalnızca şu an cebindeki para oranında olduğunu somut bir şekilde anladı. Yeni binen yolcunun suratındaki ifade: ‘’Param var, ben bu dolmuşa binerim.’’ ve şoförün yüzündeki ifade: ‘’ Paran varsa sen bu dolmuşa binersin.’’ diyordu. Selçuk düşündü, ne ara bu noktaya geldik? Oysa köyündeki dolmuşçunun yüzünde bu ifadeden önce, parası olmasa da bu yolcuyu almasını mecbur kılan onlarca yılın tanışıklığı, ortak geçmişten doğan ve toplumun her çeşit insanını büyük oranda birbirine bağlayan, her bireye ayrı ayrı sorumluluklar, toplumsal bütünün içinde var olmayı sağlayan değerler, öncelikler anlamına gelen ve insana  güven veren ne sıcak ifadeler vardı!İşte bu basit sahne insan türünün sözde gelişirken gerilediğinin, yaparken yıktığının, kalabalıklarşırken yalnızlaştığının, modernleşirken kültürsüzleştiğinin en basit örneğiydi.Dolmuştan indi ve sonra yolun devamına metroyla devam etti. Orada ise insan yerine, düzenin çarklarının arasında, her saniyesi sözde planlanmış, ömrü bir kredinin ödeme planı gibi önce faizin, sonra ana paranın alınmasını andıran ve insanın özerkliğini, benliğini yok eden bir tablo gördü yine. Bu tren neler neler taşıyordu? Komşusunu  tanımayan, kimseyle selamlaşmayan, hiç kimsenin güvenmediği ve hiç kimseye güvenmeyen, özünde iyi mi kötü mü olduğu bilinmeyen, bütün hayatı belli bir sistem içinde hapsedilmiş; bireysel zevkleri, tabiatın rengiyle ilişkileri, farklılıkları kalabalıklar içinde sıradanlaşmış ve dolayısıyla önemsizleşmiş; böylece kendi gözünde bile değersizleşmiş, yani toplum olma özelliğini yitirip sürüye dönüşmüş yığınları gördü.
Nihayet metrodan da inip çalıştığı fabrikaya ulaştı. Saat sekize geliyordu. Sekizde işbaşı yaptı. Akşama kadar aynı işi yapıyordu. Elinde bir aletle akşama kadar 14 numara vidaları sıkıyordu. İşi buydu. Günde belki binden fazla vida sıkıyordu. Çalıştığı fabrikada işçiler ve makineler bir bütün şekilde işliyordu. Bir makineden işlenmiş bir parça çıkıyor, ardından bu parça iki işçi tarafından bir tezgahta eş değer bir parçayla kaynak ediliyor ve ardından daha küçük parçalar bu büyük kısma vidalamıp sonraki işlemler için fabrikadaki yoluna devam ediyordu. Çalışma ortamı güvenlik önlemleri bakımından disiplinliydi. Yemekler vaktinde ve hijyenik koşullarda yeniyor, molalar kesin kurallarla veriliyordu. Her şeyde değişmez bir düzen vardı.Ama burada insan tabiatına ters olan bir şey vardı: Özgürlük.
Evet, bir şey üretiliyordu ama bunu yalnızca işçiler değil, bir büyük sistem üretiyordu. Elbette bu da değerliydi. Ortaya çıkan ürün kolektif bir çalışmanın sonucuydu ama insan faktörü burada ne anlamda yer alıyordu? Onun alın teri, motivasyonu, duyguları, yaratıcılığı yaptığı işe ne derece temas edip o işten kendisine geri nasıl yansıyordu?Üretim denen etkinliğin dönütü yalnızca alınan ücretten mi ibaretti?Alınan ücret insan ruhunun ihtiyaçlarını, en azından üretime dahil olmamın verdiği doyumu sağlıyor muydu?İnsan burada kimdi? İnsan mıydı, yoksa henüz vida sıkamayan ve geliştirilmekte olan bir robotun yerini tutan ruhu ve yaratıcılığı içinde köreltilmiş bir geçici araç mıydı?Bir marangozla aynı derecede yorulmasına rağmen aynı doyumu alabiliyor muydu? Bir bahçivandan daha fazla yorulmasına rağmen, onun kadar mutlu olabiliyor muydu?
İşte bu düzen içinde öğlen yemeğini yedi. Sonra saat üçte on dakikalık bir çay molası verdi ve yine aynı işi yapıp mesaisini bitirdi. Yine metroya bindi, dolmuşa bindi.Dolmuştan inince telefonuna her gün aynı saatte gelen evininin ihtiyaç listesini gösteren mesajı okudu.‘’Toz şeker, ekmek, yumurta, çocuk bezi ve çay’’Bu mesajda ne bir hitap kelimesi ne bir fiil cümlesi ne de herhangi bir duyguyu ifade eden tek bir kelime vardı.Aşırı bireyselleşebilme başarısına ulaşan eşi atmıştı bu mesajı.Çünkü evde de görevler netti. Kadın ev işlerini yapar, baba çalışır, çocuklar ödevlerini yapar ve günün belli saatinde dışarı çıkıp oynayıp eve dönerlerdi.Sonra yemek yenilir, herkes eline çağdan geri kalınır, Allah göstermesin, cahil kalınır diye telefonunu, tabletini alır bir köşeye çekilirdi.
Komşularının çoğunun adını bilmiyordu.Prosedürsüz, ön görüşme ve randevusuz kapısı çalınacak, öyle çat kapı gidip bir çay içilecek, ortak bir anıyı konuşacak; insanı birkaç göbek öteden bağlayan değerler ve yaşantılarla birbirine yaklaştıracak hiçbir şey yoktu. Zaten geleneksel toplumlarda ortak yaşamı oluşturan temel maya ataların ve dedelerin eski zamanlardaki birlikteliğinden doğan bir vefa mirasıdır. İşte bu vefadan eser yoktu hiçbir şeyde.Akrabalık ilişkileri uzak ve mitolojik bir anlatı gibi soyuttu. Misafirlik, akşam oturmaları pek nadir olur; olunca da bin bir türlü samimiyetsiz durumların yaşandığı bir işkenceden ibaret olurdu.
Televizyonda ve çok sayın sosyal medyada kadın haklarının çığırtkanlığını yapan haberler, adına ‘’eşitlik’’ denilip ‘’eşlik’’ kavramının içi boşaltan sloganlar ile dolmuş bir yenge hanımın akşama kadar kocasına öğrendiklerini uygulamak için sabırsızlıkla beklediği bir dişi ruh alırdı sonra sazı eline. Konuşmanın yerini, tartışmanın; anlamanın yerini, haklı çıkma mücadelesinin aldığı günün rutin finali yapılırdı.
Yabancılık ve ıssızlık her şeyi her yeri kaplayıp bütün ışıkları tek tek kapatırdı.
Oysa görünürde matematik bir gerçeklik olarak her şey yerli yerindeydi. İş vardı, aile vardı, sokak vardı, toplum vardı ve bir yaşam vardı.
Selçuk balkona çıkıp bir cigara yaktı.Ve aklına bir Kars fıkrası geldi aniden.
Fıkra şöyleydi:Bir gün bir Terekeme hayatında ilk kez İstanbul’a gidiyormuş. Otobüse binmiş. Neyse otobüs epey bir yol aldıktan sonra bir yerde mola vermiş. Bizim Terekeme de inmiş, çay içmiş. Yeniden anons yapılınca gelip tekrar otobüse binmiş. Fakat yanındaki yolcuya bakmış ki az önce yanında oturan adam değil bu. Diğer yolculara bakmış, şoföre bakmış hiçbiri az önce indiği otobüsteki insanlar değilmiş. Terekeme birden ayağa kalkmış ve demiş ki: ‘’Ay camahat! Hele bir görün, bakın ben bu haravanın ( arabanın) adamıyam mı? ‘’
İşte Selçuk da kendine bunu sordu:‘’Ben bu çağın adamı mıyım,bu çok gelişmiş,  ileri çağın?’’
Takvimden bir yaprak daha kopardı.
Gitti yatmaya.
Soner Yağışan

Sosyal Medyada Paylaş...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir