• Paz. Eki 17th, 2021

Kars Ani Haber/Susuz Haber Ajansı

Cilavuz (Cilavuzlulara)

Bykarsanihaber

Eyl 12, 2021

Son zamanlarda ne zaman gitsem  Cilavuz’a kendimi çok yalnız hissediyorum. Bu öyle bir yalnızlık oluyor ki kendimi her yere, her şeye; yaşamı var eden bütün kaynaklara uzak hissediyorum.Kışları uzun olur. Dünyayla irtibat daha çok azalır kışın. Yaz için gelenler çekip gider, ince uzun bir iki caddesinde birkaç yaşlıdan başka kimse kalmaz neredeyse. Diğerleri ise genellikle farklı köylerden gelip ev almış yabancı insanlardır. Onlar Cilavuzlu değildir.
Cilavuz artık Cilavuzlular için eski bir hayalden, bir güzel hatıradan ibarettir. Gerçi külü küllükten kaldırsan da yeri kalır, demişler. İşte Cilavuz’da da o kadar kalmış eski Cilavuz.Cilavuz bugün haritada ülkenin bir ucunda küçük bir yerleşim yeridir. Fiziksel varlığı ve maalesef ruhuyla da öyledir artık.
Ama önceden Cilavuz haritadaki yerine rağmen ruhen hayata uzak değildi. Yaşamın, dünyanın merkeziydi. Dünya Cilavuz’un etrafında konumlanmıştı. Hayat oradan doğup dünyaya yayılırdı. Ve başka yerlerdeki her şeyin nihai amacı Cilavuz’a ulaşmaktı.
Çünkü…Çünkü önceden Cilavuz’da eski adamlar vardı.Yakup Emi vardı mesela. Her sabah bisikletine biner yavaş bir tempoyla gazaya (Kaza- ilçe merkezi) giderdi. Ayakkabı tamir dükkanını açar, akşama kadar kimine bedava, kimine bedavaya yakın ücretlerle yardımcı olur, akşam da olunca yine bisikletiyle ve bisiklet direksiyonuna takılı mütevazı alış veriş poşetiyle çıkıp gelirdi. Yol üstünde durup babamla ve diğer komşularımızla sohbet eder, şakalaşır, bize ilginç gelen şeyler anlatırdı. Yakup Emi mahallemizin entelektüeliydi. Gerçekten de öyleydi. Cilavuz’da okumuştu, zihni, düşünceleri hep gençti. Soyadı da o yüzden Gençtürk’tü zaten.Tıptan da anlardı. Arıcılık yapar, doğal ilaçlar üretirdi. Bir gün bizim boz bir atımız vardı. Hastalanmıştı. Ot, saman yemiyordu. Yakup Emi’ye gösterdik atı. Yakup Emi, hayvanın morali bozulmuş, diyerek teşhisi koydu.
Yine Paşa Dayı vardı. Epeyce yaşlıydı. Uzun boylu, zayıf, ak saçlı bir mistik varlıktı. Sakin ve huzurluydu. Varlığıyla, büyüsüyle ve büyüklüğü ile yetişkin kadın ve erkeğin, gençlerin, gelinlerin, kızların ve biz balaca uşakların bir mukaddes ruha, bir eski masal kahramanına bakar gibi bakmasını sağlardı. Büyüktü, çoluk çocukla, gençlerle işi olmazdı. Kimseye kızmaz, kimse de ona haddini aşan bir hareket yapmazdı. Paşa Dayı, Göğdağların ötesinden gelenlerdendi. Tüm varlığında çevresindekileri, akraba ve komşularıyla birlikte birbirine bağlayan ortak bir geçmişin izlerini taşıyordu. Bizler çocuktuk. Bu ayrıntıyı o zamanlar açık olarak bilemiyorduk ama büyüklerimizin davranışlarından gözleyerek bunu hissediyorduk.
Paşa Dayı’nın büyük büyük elma ağaçları vardı. Öğleden sonra sıcak basınca sanki yılların yorgunluğunu, ardı Göğdağların gerisinde kalan yarım kalmış, parçalanmış  ömrü, birazcık dinlendirmek istercesine elma ağacının dibinde uyurdu. Biz de onun uyumasını beklerdik. O uyuyunca gizliden elma ağacına tırmanır elma toplardık. Bunun adına ‘’bağa tüşmek’’ denirdi. Bağa tüşerdik yani. Çoğu zaman yakalanmazdık. Bazen de yakalandığımız olurdu. Paşa Dayı bize adet yerini bulsun diye, bağa tüşmenin şerefini kurtarmak için bir iki bağırır, söverdi.Zaten o bağırmayacak, kızıp sövmeyecek olsa bağa tüşmenin de bir anlamı kalmazdı. Ama bu yaptığımızdan ötürü ne ana babamıza şikayet eder, ne de topladığımız elmaları geri alırdı. Zaten bağa tüşmek, kız kaçırmak gibi gibi işlerin toplumda gizli bir şerefi vardır. Sonuç başarıya ulaşmışsa verilen emeğe saygı gereği bağ sahibi veya kız sahibi örtülü bir takdir duygusuyla konuyu adet yerini bulsun diye bir iki sövgüyle geçiştirir, işi asla büyütmezdi. Bağa tüşmek bir gelenekti yani. Becerebiliyorsan mesele yoktu.
Sonra Haso Dayı (Hasan Dayı) vardı. Temizliğe ve düzene çok dikkat ederdi. Kazları çok olurdu Haso Dayı’nın. Kapısı (avlu) bacası tertemiz olurdu. Evinin önündeki taşlar bile cilalı gibi parlardı. Haso Dayı bir gün kaz balalarının önüne omaç koymuş. Onlar yiyinceye kadar eve gitmiş, beklemiş. Geri geldiğinde bir de bakmış ki anaç kaz ve balaları az ilerideki arpa tarlasına gelmişler. Haso Dayı, anaç kazı yakalamış demiş: Bunnar gider, gider! Be sen neye gidersen? ( Hadi bunlar yavrudur, gidiyor. Peki sen niye gidiyorsun?) Kazı kesmiş, sorunu çözmüş.
Yine Eziz Dayı (Aziz Dayı) vardı. O da Haso Dayı’nın kardeşiydi. O da çok temiz, çok tertipliydi. Aynı zamanda çok da sakin ve huzurluydu. Her zaman sakindi, her zaman. Eziz Dayı’nın bir yeşil kadife pantolonu vardı. Bir gün sormuştuk,  Eziz Dayı hayırlı olsun, pantolonun yeni mi? Eziz Dayı, sağ ol bala, sekiz seneliktir, hele su yüzü görmedi, demişti. Çok temiz, çok düzenliydi. Rahmetli olduğunda onların ineklerine birkaç gün ben ve abim bakmıştık. Rahmetli o kadar tertipliydi ki ineklerini bile buna alıştırmıştı. Hayvanlar otu yere bile dökmüyordu. Hepsinin tüyü tertemizdi. Ben eğitimle davranış değişikliğinin mümkün olduğunu ilk kez orada anladım. Gerçi sonradan meslek hayatımda bu inancın yıkılmasını sağlayan çok şey yaşadım, ayrı mesele.
Eziz Dayı tespihini alır, evlerinin önündeki kırmızıya çalan büyük çopur taşın üstünde otururdu. Yanına gider, sohbet ederdik. Bize eski zamanın heketlerini anlatırdı. Zamanın içinden çıkıp mistik bir alemde yaşardık.
Eşi Cemile Nene vardı. Devlet gibi bir kadındı. Adaletliydi. Bir kavga veya tatsızlık olunca kesinlikle duyarsız kalmazdı. Olaya hakkıyla müdahale eder, güçlünün zayıfı ezmesine müsade etmezdi.Bütün hareketlerinde akıl, terbiye ve saygı vardı. Dili tatlıydı, söze duayla başlar, duayla bitirirdi. Kızsa da sevse de duayla yapardı bunu.Mukaddes bir hali vardı Cemile Nene’nin. Elleri, elbisesi, yürüyüşü, sesi, karşıdakine kadın veya erkek ayrımı yapmaksızın ‘’oğul’’ diye hitap edişiyle büyük olmanın ne olduğunu öğretir ve böyle bir büyüğün yanında küçük olmanın insana huzur verdiğini hissettirdi.
Yine Mıho Dayı ( Muhlis Dayı) vardı. Gerçekten en orijinal insanlardan biriydi. Ağa adamdı. Haksızlığa karşı hiç tahammülü yoktu. Tutması tuttu mu önünde durulmazdı. Öz milletini çok fazla koruyup kollardı. Cilavuz’un yaylasının toprakları için en çok o dövüşüp mücadele etmişti sınır köylerle.Biri ölünce mezarın lahit kısmını o yapardı. Bir gün adını şimdi hatırlamıyorum, bir komşumuz ölmüştü. Mıho Dayı defin işleminden sonra ölüye hitaben kendi kendine, lahti de biraz dar attım (yaptım) ama… diyerek hayıflanıyormuş.
Sonra, mesela Ehmet Emi vardı.Babama ‘’Fahri ‘’ derdi. En anlamlı atasözlerini ondan duymuştum. Hiç beklenmedik zamanlara bir söz söyler, işi bitirirdi. (Her öküzü bir çubukla sürmezler, gibi)Şapkası ve dudağından düşmeyen cıgarasıyla gelirdi. Anam çay demlerdi. Bahçede oturur çay içerlerdi babamla. Babam bir yandan biçerin veya başka bir tarım aletinin bakımını yapar bir yandan da Ehmet Emi’yle konuşurdu. Ehmet Emi aynı soruları defalarca sormaktan hoşlanırdı. Babam da her seferinde sanki o soruyu ilk kez duymuş gibi cevaplar verirdi.
Bir gün babamla birlikte at biçerinin bıçaklarını bilevleyip takıyorduk. Benim sağ elim tam bıçakların arasındaydı. O sırada Ehmet Emi ‘’ Ola Fahri’’ diyerek yanımıza geldi. Tam babam elimin orada olduğundan habersiz bıçağı tutan kolu ittirdiği sırada Ehmet Emi bana ‘’Ola elini çek!‘’ dedi ve o anda bıçakların rüzgarını parmaklarımın ucunda hissettim. İşte bugün bu yazıyı Ehmet Emi’nin kurtardığı o parmaklarla yazıyorum.
Yaz olunca biçin hazırlıkları başlardı. İlk iş atların nallanması olurdu. Bu iş hemen herkese için, özellikle de biz çocuklara için eğlenceliydi.Önce at gelirdi.At şöyle bir dururdu. Büyükler ağızlarında cıgara, başlarında şapka ile atı bir incelelerdi. Atın sahibinden de ayrı diğer komşular, gençler, çocuklar hep toplanırdı atın başında.Başlarlardı atı yorumlamaya. Atın huylarını, iyi ve kötü yönlerini, eskiden falan yerde yüklü bir arabayı nasıl çekip çıkardığını, rampasının iyi ama inişinin kötü olduğunu, sesten veya bir araçtan ürküp parlayıp parlamadığını, falan zamanda filangilin atı nasıl boğduğunu veya bu atın soyunun ta nerelere dayandığını anlatır,      ortak aklın elbirliğiyle atın notunu verirlerdi.Bazen at sahibi buna gücenir, bazen de sonuçtan memnun olurdu.
Biçin işi başlardı. Önce haros, sonra çayır, arpa ve en son buğday.Bunların her birinin törensel birer havası vardı. Modyam olunurdu ayrıca. Mesela iki veya üç aile sırayla birbirlerinin işlerini görürdü.Yayla, yayladan dönüş, güz ve kış.Kışın, akşamları büyükler muhakkak birbirlerini ziyarete giderdi. Komplekssiz, doğal sohbetler ederlerdi. Heket anlatır, şaka yapar, bazen türkü söylerlerdi.
Bütün parçaları birbirini tamamlayan bu atmosferiyle Cilavuz dünyanın merkeziydi.
Öğretmenler gurbetçi değildi. Komşularımızdı. İmamlar da komşumuzdu. Memur, belediye başkanı, al verçi, nahırçı herkes konu komşuydu. Üstelik kökleri birbirine çok evvelden bağlı, herkesi aşan bir ortak yazgıyla toplanmış komşular.
Toylarda mesela, şah getirmek vardı. Meyve ve gagalarla(kuruyemiş-şekerleme) süslü bir tahta taşınırdı. Yine gelin, oğlan evine gelince damat gelinin sağlamlığını sınamak için mi yoksa daha eve gelmeden akli dengesini yitirsin diye mi bilinmez, gelinin kafasına elma fırlatırdı. İlimdar Ağabey (Leylan mamamın oğlu) toyunda yazık İnci Yenge’nin başına elmayla vurunca İnci Yenge bayılmıştı. Zayıftı zaten.
Ölü olduğu zaman konu komşu ölüyü sahiplenir, ölü evine yemek taşırlardı. Onlara gelen misafirleri kendi evlerinde konuk ederleri.Batıl inanç falan önemli değil. Uzun bir müddet kimseler, müzik dinlemez, televizyon izlemezdi.
Cilavuz’da kimse falan veya filan değildi.Herkes falanın torunu veya filanın oğluydu. Yani dede baba tanınırdı insanlar.Korkunç bir bütünlük vardı her şeyde.
Zaman geçti.Eski adamlar; Paşa Dayı, Haso Dayı, Eziz Dayı, Bedirhan Emi, Mıho Dayı, Cemile Nene, Leylan Mamam, Yakup Emi, Ehmet Emi ve onun deyimiyle babam ‘’Fahri’’ ve daha nice Cilavuzlu göçüp gitti bu dünyadan.
Varlık ile anlam ilişkisinde, anlamın varlığa bu derece mahkum olduğunu, varlık gidince anlamın da gidiverdiğini gösterdiler.
Gençler de okuyup çekip gittiler gurbete.
Dünyanın merkezi boşaldı. Büyülü hava dağıldı. Birliktelikten doğan, yılların ortak yaşantısıyla mayalanmış yaşam alanı, küçüklere huzur veren, güven veren atmosfer çöktü.Geçiş sağlıklı olmadı. Gidenlerin yerini zamanın doğal akışıyla yeniler dolduramadı. Yeniler çekip gitti başka yerlere. Ama onlar da yarım gitti. Yaralı gitti. Merkezdeki çekim alanı yok olunca yörüngeleri kaydı. Savuldular.
‘’At da getdi, bırışga da’’
Böylece Cilavuz uzaklarda, o mistik büyüsünü kaybetmiş olarak yapayalnız bir yer oluverdi.
Meğer giderken neler neler götürmüşler yanlarında!
Soner Yağışan

Sosyal Medyada Paylaş...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir