• Paz. Eki 17th, 2021

Kars Ani Haber/Susuz Haber Ajansı

Kartollar Pişene Kadar

Bykarsanihaber

Haz 11, 2021

Zor günlere şahitlik ediyordu Eski Adam. Devir değişmiş, her şey akıl almaz derecede hızlanmıştı. Zaman ve düzen dev bir değirmen olmuştu sanki. İnsanlar, ilişkiler; binlerce yıldır kök salmış, insanı birey eden, onu tamamlayan gelenekler, kurallar hepsi eriyip akıp gidiyordu. Sorunlar ve insanların bunlara karşı tepkileri, yörüngeden çıkıp savruluşları, zaman karşısında gittikçe daha çok sıradan oluşları, maddeye, eşyaya dönüşmeleri; raflarda dizili ürünler gibi, bir standart menü gibi oluşları… Her şey gözünün önünden geçiyordu Eski Adam’ın. Kimileri hızla değişen, öngörülmeyen bu yeni dünya dedikleri dünyada ayakta kalabiliyor, kimileri ise silinip gidiyordu. Neydi bunların farkı? Eski Adam düşündü. Kendiyle baş başa kalabilmenin iyi bir iş olduğunu gördü. Kendine yetebilmenin en büyük servet olduğunu fark etti. Yük denen şeyin ne olduğunu anladı. Çokluk demek, yük demekti. Eşya, insan, para… Hepsinin fazlasının yük olduğunu gördü. Meğer hepsi birer tuzakmış, dedi. İnsanın kendini, çevresini, akıp giden zamanın geri dönülmezliğini görmenin önünde hepsi birer perdeymiş, bunu anladı. İnsanın temelde yalnız olduğunu ve bu yalnızlığı zamanında yerli yerince ruhuna belletmenin en büyük terbiye olduğunu anladı. Yalnızlığın değerini bildi yani. Onun önce dışarıdan bir zayıflık gibi göründüğünü ama aslında bir zayıflık değil, insanın zamanla besleyip, donatması gereken ve ihanet nedir bilmeyen en sağlam dost olduğunu fark etti. En zor zamanlarda yanında yalnızca yalnızlığının olduğunu gördü. Kendiyle güzel vakit geçirebilenlerin eyvallahsızlığını, basit ve duru yaşantılardan mutlu olabilenlerin zenginliğini, akıp giden zamanın nehrinde en az yükle en çok özgürlük arasındaki doğal ilişkiyi; düşünebilmenin, yad edebilmenin, güzel olan her şeyi fark edebilmenin, gülebilenin, iyiyi görebilmenin bir emek gerektirdiğini gördü. İnsan zor zamanlar için kendiyle arkadaş olabilmeliydi. Beklentilerin korkuları artırdığını, az beklentinin çok mutluluk olduğunu anladı. Fazla felsefe yapmadan, yalnızca tabiatı izlemenin, insanın ağaçlardan, kuşlardan ve karıncalardan pek farklı olmadığını görmenin yeterli olduğunu anladı. İnsanın hayatını bir şapka gibi açıp önüne koyarak onun her küçük anını çelişkisiz bir bütünün parçası olacak şekilde onurluca yaşaması gerektiğini gördü. İnsan tüm doğruları ve yanlışlarıyla hayatına sahip çıkabilmeliydi. Onurlu olmanın insanın doğruları kadar, yanlışlarına da sahip çıkmasını gerektirdiğini anladı. Sonra dönüp çevreye baktı. Tornadan çıkmış, moda denen selin içinde, moda davranışlarla, moda gülücük ve pozlarla, moda yaşantılarla düzenin birer kuklası olmuş, benliğini yitirmiş; selamsız sabahsız, derinliksiz, ruhundan habersiz; hayatı boyunca bir sel içinde yalnızca küçük bir çakıl taşı gibi sürüklenmiş; bir kıyıda kendiyle baş başa kalamamış, alış veriş merkezlerinin kurumsal raflarındaki fason ürünler gibi bu dünyadan fason yaşayıp gidenlerin modayı bir anda değiştirenlerin elinde sudan çıkmış balık gibi kalışlarını gördü. Bunların bilinmez büyük yaşam patronlarından özgürlük dilendiklerini; yıllarca unutup, bir kenara ittikleri ve sonra ortaya çıkan dımdızlak, fakir ruhlarıyla karşılaşınca kafayı yediklerini, kendileriyle kavga ettiklerini, birilerinin çıkıp onları bu cahil, bu yavan yalnızlıklarından kurtarması için yalvardıklarını gördü. Kendilerinden habersiz olanları gördü yani. Hepsi bizi kendimizden kurtarın diye yalvarıyordu. Açın kafeleri, açın alış veriş merkezlerini; bizim uyuşturucularımızı geri verin, bizi bu sığ, bu fason, bu yavan yaratıktan kurtarın, diyordu. Biz yıllarca dersimizi çalışmadık, biz kendimizi hep kalabalıklar arasında görmezden gelip bir şekilde idare ettik. Biz kendimize bir cahil, halden bilmez canavar yetiştirdik; bizi bu tatsız, tuzsuz benliğimizden kurtarın, diyordu hepsi. Eski Adam baktı ve bu işte bir hesap var, dedi. Dünya hep aynıydı aslında; hızı hızlanmıştı ama esas aynı, öz aynıydı. ‘’Her şey öz gaydasında’’ akıp gidiyordu. Ne patronlar ne de başka bir güç vardı bu dünyada. İnsan özgür bir varlıktı. İçinde, ruhunda özgürdü. Bu özgürlük onun elindeydi. Ne parmaklıklar ardına kilitlenebilir ne de sürgün edilebilirdi. Kendiyle mutlu olan adam mutlu, kendiyle mutsuz olan adam mutsuzdu. Bu da böyle bir devrin böyle bir sınavıydı. Her şey öz gaydasındaydı. Kartolları pişene kadar böyle biraz düşündü işte.

Soner Yağışan

Sosyal Medyada Paylaş...