• Paz. Eki 17th, 2021

Kars Ani Haber/Susuz Haber Ajansı

Zaman

Bykarsanihaber

Ağu 29, 2021

Geçenlerde Facebook’ta bizim liseden üst devrelerden bir abimizin fotoğrafını gördüm. Oldukça kilo almış, saçları ağarmış, koca bir ‘’adam’’ olmuş artık. Genç demek mümkün değil kendisine. Orta yaşın sonlarında görünüyor gibiydi. Sonra birden kendisinin lisedeki hallerini hatırladım. Derli toplu bir fiziği vardı. Sporla da uğraşırdı biraz. Enerji dolu, hareketli, hayat dolu biriydi. Ne zaman olgunlaştı, ne zaman yaşlandı, insan anlam veremiyor. Sonra düşündüm ben liseyi bitireli yirmi yıl olmuş. Oysa daha dün gibi her şey.
Orta okul bitmişti. Sınava girmiştik. Allah uzun ömürler versin Erdoğan Kafkaslı hocamız o zaman okul müdürüydü. İyi insandı. O bölgede  kafası çalışan, sınavdan iyi kötü ne puan almışsa artık bütün çocukları Suzuz Kazım Karabekir Anadolu Öğretmen Lisesi’e aldı. O zamanlar öyle merkezi yerleştirme falan yoktu. Daha esnekti kayıt işleri. Ben de iyi bir puan almıştım. ‘’Öğretmen Lisesi’’ bizler için bambaşka bir dünyaydı. Orta okuldayken bazen lisenin içinden geçtiğimiz olurdu. Köy enstitüsünden dönüşen bir okuldu zaten. Bunun izler belli oluyordu. Öğrenciler birer bey efendi ve hanım efendiydi. Her hallerinden kalite, bilgi ve karizma dökülüyordu. Konuşmaları, tavırları, vücut dilleri ile, yürüyüşleri, kendi aralarındaki şakalaşmalarındaki olgun halleri ve ince zekaları ile bizler için gerçekten iyi birer örnektiler. Okul kendi başına bir dünyaydı. Yatılıydı. Hocaları yetkin insanlardı. Küçük ilçemizin içinde ilçeyi, ili ve belki birçok yönüyle ülke sınırlarını da aşıp evrensel bir yaşam alanı görüntüsü sunuyordu. İşte en azından bizler için böyle algılanan bu okula kayıt yaptıracaktık. Kayıt işlemleri yapıldı. İlk başlarda okula kaydolduğuma inanmakta zorlanır oldum. Böyle bir okulun öğrencisi olabilmek inandırıcı gelmiyordu. Soyuttu uzun müddet. Türkiye’nin her yerinden kız, erkek öğrenciler vardı. Erkekler çok önemli değil. Kızlar birinci hatta, birinci dereceden de öte önemliydi o zamanlar. Çok güzel kızlar vardı. Esmer, sarışın, kumral…Birlikte sıraya giriyor, yemek alıyorduk. Sonra boş zamanlarda okulun ilerisindeki yürüyüş yerinde yürüyüş yapıyorduk. Kantini önceki yazılarda anlatmıştım. Kantin dünyanın en güzel yeriydi. Kantinde yürüyor, çay içiyor,  sohbet ediyorduk. Çok pis aşık oluyorduk. Aşık olmak için bütün şartlar mevcuttu. Herkes gençti. Herkes hayat doluydu. Herkeste özgüven vardı. Dış dünyadan büyük oranda arındırılmış bir yaşam alanında biz tertemiz, henüz hayatın namussuzluğunu, para denen uyuşturucunun tesirini, adına tecrübe dediğimiz ama işin özünde insanın duygusuzlaşıp saflığını yitirdiği o yarı ölülük olan kavramı, derin hesaplı oluşu ve duygusuzlaşmış insana özgü daha birçok özelliği bilmiyorduk. Dersimize giriyor, sevdiğimiz arkadaşlarla takılıyor ve bol bol aşık oluyorduk.Üst devreler bizim için gerçekten anlamlıydı. Her halleriyle karizmatiktiler. Bizlere çok büyük çoğunluğu iyi davranıyordu. Biz de onlara öğretmenlere gösterdiğimiz saygıyı gösteriyorduk. Onların ders çalışmaları, kendi aralarındaki iletişimleri, idealistlikleri bizler için model davranışlar oluyordu. Bir ara kovboy ayakkabıları meşhur olmuştu. Bahsettiğim abimizin devresinin son sınıf oldukları yıldı. Lise sonların büyük bir bölümü kovboy ayakkabısı almıştı. Yakışıklı gençlerdi. Tabuları yoktu bu adamların. Belki topluma bakınca biraz marjinal de görülebilirlerdi ama hakkını veriyorlardı bunun. İçi boş, yalnızca şekilden ibaret değildi onların marjinalliği. Birikimliydiyler. Okuyorlardı. Yaratıcıydılar. Okuldaki temsillerde çoğu komedi programlarına taş çıkaracak gösterileri kendileri yaratıyorlardı.Modayı, gündemi ve dünyayı biliyorlardı. Algıları açıktı. Hiçbir zaman yaşlanmayacak, sürekli güncellenebilir bir düşünme kabiliyetleri vardı. Okulumuzda her tipten öğrenci vardı. Yaramazlıklar zeka doluyudu. Esprili ve anlamlıydı.Eğlenme ve çalışma dengesini ruhen kurabilen insanlar olmuştuk. Bunu okulun iklimi bize öğretmişti. Yalnızca test çözen mal öğrenciler gibi değildik. Çok yönlüydük hepimiz. Kazara böyle bir iki kişi denk gelirdi. Onlar da süreç içinde bir şekilde tedavi olurdu etrafına baka baka. Bizim karizmatik abilerimiz ve güzel ablalarımız vardı. Babayı ve anneyi andıran hocalarımız vardı.Herkes ama herkes, hocalarımız da  gençti. Okulumuzun memuru Gülseren Abla, Mansur Abi ve depoya bakan Mustafa Abi orta yaştaydı sadece.
Zaman geçti. Mezun olup olup çıktık okuldan.Ufku açık insanlar olarak dağıldı gençler ülkenin dört bir yanına.
Sonra üniversite, meslek hayatı falan derken bugüne geldik.
Yirmi yılda bu yakışıklı, enerjik insanlar yaşlanıverdi.Birkaç gün bunu düşündüm. Gençlikle yaşlılık arkasındaki o geçişin nasıl bu kadar kolay olduğunu bir türlü anlayamadım. Zamanı algılamak ile ilgili bir sorun olduğunu farkettim sonra. İnsan ömrünü ele almak diğer matematik hesaplarından çok farklıymış.
İlk yaşlarda, çocuklukta insan zaten hiçbir şeyin farkında olmuyormuş. Ama o farkında olsa da olmasa da zaman akıp gidiyormuş .’’Bahçeli’nin kırkıncı yıl hesabı’’ gibi, ‘’etti mi 20?’’ İlk yirmi sene böyle geçip gidiyormuş. Sonra üniversite ve iş hayatı derken günlük hayatın, çalışmanın insanı kendi mengenesine alıp ezen çarkı devreye  giriyormuş. Evlendin, çocuk falan derken bir 20 daha gitti mi? Etti kırk. Altın çağ geride kaldı işte. Artık vücut, kıl, tüy; ruh, psikoloji hiç farkında olmadan yoruluyor ve yenilenmeyi bırakıyormuş. Sonra peşine bir yirmi daha gitti mi? Aha da yaşlı bir adamsın artık!Bir ara abim demişti: Altmış, yetmiş lira gibi bir paraya benzer ömür. 20 oraya, 20 buraya , 20 şuraya veriyorsun. Geriye 10 lira kalıyor. Sonra o 10 lirayı eline veriyorlar. Al, kalan budur diyorlar, demişti.
Gençlikle yaşlılık arasındaki o geçiş sanırım insanın ancak hayatı anlamasına yetiyor. Ama anlayınca da geriye pek bir şey kalmıyor.Eline 10 lira verip gönderiyor hayat insanı.
İşte o bir zamanlar birer parlayan yıldız olan bu genç insanlar (buna ben de dahil olmaktayım hızla) ikinci 20’yi de harcamışlar. Ama işte bu yirmilerin hepsi birbirine denk değil. Paranın enflasyon karşısında değer kaybetmesi gibi insan ömrü de zaman karşısında hükmünü yitiriyor. Altın çağın yirmisi altın iken, sonraki yirmiler değeri azalmış para gibi anlamsızlaşıyor.
Zaman insanın en büyük karmaşasıdır. Onun üstüne daha ne romanlar, ne şiirler yazılır!Onun gerçekliği ile sanırım henüz barışmış, en azından onun karşısında duruşumuzu henüz netleştirmiş değiliz.Kurduğumuz medeniyetin bütün ayrıntıları zamana karşı ukalalık ediyor. Onu depolanabilir bir varlık gibi algılıyoruz. Oysa zaman depolanamayan tek sermayedir.Onun içine girmekten korkuyoruz. Gelecek zamanda yaşamak üzere harcıyoruz bütün değerli anlarımızı. Düzen zaten bunu zorunlu kılıyor. Fakirin karnını yarmışlar, kırk tane gelecek sene çıkmış, derler. Biz de aynı o fakir gibi her şeyi geleceğe erteliyoruz. Ama gelecekle şimdi arasındaki matematik oranlanabilir bir zaman formu sunmuyor bize. İnsan sağlığı ve beklentileri bu zamanlar arkasındaki formülü bozuyor.Medeniyetimiz zamanı doldurma, ona saygı duyma ve yaşama konusunda sınıfta kalmıştır.Evrimin en acımasız savaşı insan türü arasında yaşanıyor. Bir yarışın içine doğuyoruz. Gözümüz final çizgisine ulaşmaya kilitlenmiş. Ama o final çizgisine ne zaman, hangi şartlarda ulaşırız bu belirsiz. Beklentilerimiz birbirine benziyor. Böylece bu da mücadeleyi artırıyor. Ha bire yarışıp duruyoruz. Ötekinden daha iyi okul, ötekinden daha iyi araba vs. Büyük bir kısmımız da hayata zar zor tutunuyor zaten.
Sonra final çizgisine ulaştığımızı sandığımızda elimize geriye kalan 10’u veriyorlar. Bu sefer de hayalller hayal kırıklığına, gelecek planları hatıraları yad etmeye bırakıyor yerini. Ne yaparsak yapalım ayarı tutturamıyoruz. ‘’Şimdi’’nin içinde yaşamak bize nasip olmuyor hiç.
Bizim zamanımızda ‘’zaman’’ işte böyle akıp geçiyor.
Soner Yağışan

Sosyal Medyada Paylaş...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir